Bazı coğrafyalar fotoğraflanmaz — ziyaret edilir ve tanıklık yazılır. Kapadokya'ya her gidişimizde çantada kameradan çok soru taşıyoruz: milyonlarca yıl önce başlayan bir erozyon hikayesinin neresine düşüyor bizim otuz saniyelik pozlarımız?
Anadolu'nun gecesi şehir gecelerine benzemez; karanlık burada bir yokluk değil, bir malzemedir. Vadiler sustuğunda gökyüzü konuşur — samanyolu, peribacalarının üstüne bir tül gibi iner. Deklanşöre basmadan önce uzun süre sadece bakarız. Çünkü bu coğrafyada acele, saygısızlıktır.






















Gün doğumundan önceki mavi yarım saatte vadi nefesini tutar. Sonra ilk brülör sesi: balonlar, dev fenerler gibi teker teker yanar. Bir zamanlar bu vadilerde keşişler güvercinliklere freskler işliyordu; şimdi gökyüzüne renkli küreler yazılıyor. İkisi de aynı içgüdü — geçici olanın üstüne kalıcı bir işaret bırakmak.






















Peribacası dediğimiz şey, aslında bir sabır anıtı: rüzgârın ve suyun milyon yıllık kalemi. Kadraja aldığımız her form, bizden önce gelmiş sayısız bakışın da kadrajıydı. Fotoğraf burada bir icat değil, bir devralma.

Ve nihayet insan — bu dev dekorun içinde küçücük ama hikayenin tek anlatıcısı. Kırmızı bir klasik araba, tuz beyazı bir gelinlik, bir çift el... Coğrafya sahneyi kurar; anlamı insan getirir. "Bir zamanlar Anadolu'da" diye başlayan her cümle, aslında "bir zamanlar biz de oradaydık" diye biter.
Coğrafya sahneyi kurar; anlamı insan getirir.