Bu yazının cevabı yok; sadece soruları var. Otuz beş kare İstanbul — ve her karenin altında, kadrajın sormadan edemediği bir şey.
Galata'nın gölgesinde selfie çeken turist mi şehri görüyor, yoksa kırk yıldır aynı köşede simit satan adam mı? Fotoğrafçı ikisinin de dışında, üçüncü bir yerde durur: görmek ile sahip olmak arasındaki ince çizgide. Şehri çekmek, ona sahip olmak mıdır — yoksa ona teslim olmak mı?
Vapurda yan yana oturan iki yüz kişi, iki yüz ayrı dünyadır. İstanbul'un en fotojenik hali de bu: fiziken bitişik, zihnen ayrı insanların geometrisi. Sokak fotoğrafçılığı dedikleri şey, çoğu zaman bu yalnızlıkların kesişme anını beklemektir.
Şehri çekmek, ona sahip olmak mıdır — yoksa teslim olmak mı?
Kartpostaldaki mi, banliyö hattındaki mi? İkisi de. Şehir, hangi lensi taktığınıza göre şekil değiştiren bir organizma — ve belki en dürüst kare, hangisini seçtiğinizi itiraf ettiğiniz karedir. Aşağıdaki seri bizim itirafımız.


































Siyah beyaz İstanbul ve renk meselesi ayrı bir yazıyı hak ediyordu — o tartışma burada.